Sessizliğin iki yüzü
Telefon bir süredir sessizdir. Bir gün bu sessizlik, sonunda kendimize kaldığımız duygusunu verir; başka bir gün kimsenin bizi düşünmediğini fısıldar. Masa, pencere ve odadaki sandalye aynı olabilir. Değişen şey, sessizliğin hayatımızda tuttuğu yerdir. Tek başına olmak görünür bir durumdur. O durumun içinden nasıl yaşandığını ise odadaki kişi sayısı tek başına anlatamaz.
Yalnızlık ve tek başınalık sözcüklerini burada kesin sınırları olan bilimsel tanımlar gibi kullanmıyoruz. Bir deneyimin farklı kıyılarını düşünmek için yan yana getiriyoruz. Bazen birini ister, diğerine katlanırız. Bazen aradığımız uzaklık uzadığında yabancılaşır; bazen kalabalıktan ayrılınca kendimize daha açık hâle geliriz. Aynı öğleden sonra bile bu iki duygu arasında gidip gelebiliriz.
Aralarındaki farkı anlamak için ilk sorumuz seçim olabilir. Bu yalnız kalışa ben mi karar verdim? İstediğimde birine ulaşabileceğimi düşünüyor muyum? Dışarıdan aynı görünen iki akşamın ağırlığı, bu soruların cevaplarıyla değişir. Bir kapının kapanması bazen mahremiyet sağlar; bazen kapıyı çalacak birinin olmayışı duyulur. Sessizlik, onu çevreleyen ilişkilerle biçim kazanır.
Kendimizle konuşurken
Tek başına kaldığımızda içimizde tek bir ses bulacağımızı sanabiliriz. Oysa gün boyunca duyduğumuz sözler, ertelenmiş cevaplar ve başkalarının bakışları da bizimle odaya gelir. Bir konuşmayı tekrar kurar, söylemediğimiz cümleyi deneriz. Kendi sesimizi duymak, bütün bu sesleri susturmakla kolayca gerçekleşmez. Bazen önce hangisinin kime ait olduğunu ayırt etmemiz gerekir.
Bu yüzden yalnız geçirilen zamanı sürekli kendini geliştirme görevine bağlamak yorucu olabilir. Bir kitap okumalı, düşüncelerimizi yazmalı, yeni bir şey öğrenmeliyiz diye hissettiğimizde sessizlik de iş listesine dönüşür. Oysa amaçsız bir yürüyüşe veya pencereden bakmaya izin vermek, tek başına kalmanın başka bir biçimidir. Her boşluğu sonuçla doldurmamız gerekmeyebilir.
Yine de kendi başına kalmayı herkese aynı kolaylıkta sunulan romantik bir fırsat gibi anlatmak eksik olur. Kimin güvenli bir odası, zamanı veya kendisine ait bir köşesi var? Kim evin bütün seslerini üstleniyor? Birinin çekilebildiği sessizliği başkası hiç bulamayabilir. Kişisel deneyimi konuşurken onu mümkün kılan koşulları da akılda tutmak gerekir.
Kalabalıkta eksilen şey
Bir masada çok kişi olabilir; konuşma yine de kimseye değmeden ilerleyebilir. Sıramız geldiğinde bir şey anlatır, ardından yeniden dinleyen yüzümüzü takarız. Söylediğimiz şeyin bir başkasında karşılık bulup bulmadığını bilemeyiz. Yakınlığı yalnızca birlikte geçirilen saatlerle ölçmek bu nedenle güçtür. Bazen kısa bir konuşmanın içindeki dikkat, uzun bir buluşmadan daha kalıcı olabilir.
Burada karşılık bulmaktan kastımız her konuda anlaşmak değil. Birinin cümlemizin içindeki tereddüdü fark etmesi, hemen tavsiye vermeden neyi anlatmaya çalıştığımızı sorması da yakınlık kurar. Böyle bir dikkat her zaman hazır bulunmaz; biz de başkalarına onu her zaman veremeyiz. Ancak ilişkiye duyduğumuz ihtiyacı kişi sayısıyla karıştırdığımızda neyin eksik olduğunu tarif etmek zorlaşır.
Telefon ekranında insanların hayatlarına sürekli erişebilmek de bu ihtiyacın tam karşılığı olmayabilir. Birinin nerede olduğunu bilmekle onun tarafından bilinmek farklı deneyimlerdir. Fotoğrafları izlerken kendimizi bir hayatın yakınına gelmiş hissedebiliriz; o hayatın içinde bize bir yer açılıp açılmadığı ayrı bir sorudur. Bu mesafeyi fark etmek, kurduğumuz bağları daha açık düşünmeye yardım edebilir.
Birine ulaşmak, bir süre kalmak
Her tek başınalık anına aynı çözümü önermek yerine o gün ne istediğimizi daha açık sorabiliriz. Dinlenmek mi, konuşmak mı, yalnızca başka insanlarla aynı yerde bulunmak mı? Bir kahvede oturmanın, bir arkadaşla yürüyüşe çıkmanın veya eve erken dönmenin değeri, bu ihtiyaca göre değişir. Kendimize verdiğimiz cevap yarın başka olabilir; bu da onu geçersiz kılmaz.
Birine ulaşmak için büyük bir açıklamamızın olması gerekmez. Kısa bir sohbet istemek, birlikte bir yere gitmeyi önermek veya uzun zamandır merak ettiğimiz birini aramak da mümkün. Aynı şekilde yalnız kalmak istediğimiz zamanı anlatmak, ilişkiden vazgeçtiğimiz anlamına gelmez. Bağ kurma ile kendimize çekilme arasında herkes için geçerli, sabit bir denge bulmak zorunda değiliz.
Belki en zor şey, o anda yaşadığımız hâli bütün hayatımızın adı yapmamak. Bu akşam kendimizi yalnız hissetmemiz, bütün ilişkilerimizin boş olduğu hükmünü gerektirmez. Tek başına geçirdiğimiz bir günü sevmemiz de kimseye ihtiyaç duymadığımızı kanıtlamaz. Pencerenin önünde biraz daha kalabiliriz. Sonra bir mesaj yazar, dışarı çıkar ya da ışığı açarız. Küçük hareketler, sessizliğin anlamını yeniden kurabilir.
İnsangram · İnsana dair okumalar.
Yayın ilkelerimiz ↗
Okur notları
Bu yazı sende ne uyandırdı?
Bir itiraz, bir bağlantı, aklında kalan bir soru. Sohbeti yazının etrafında sürdürelim.
Bu yazının ilk okur notu senden gelsin.