Bir robotun ilk romanının şu cümleyle başladığını düşünelim: “Bugün ellerimi değiştirdiler. Sevdiğim yüzü son kez tutan eller artık bende değil.”
Tamir başarılıdır. Yeni parmaklar daha hassas, eklemler daha dayanıklıdır. Eski ellerin bütün hareketleri bellekte durur. Fakat romanın anlatıcısı, kaybının onarımla giderilmediğini söyler. Okur olarak duraksarız: Bir parça yenilenmişken eksilen şey nedir?
Yapay zekânın yaşayan robotlara dönüştüğü bir dünyada edebiyatın nasıl olacağını bu duraksamadan hareketle düşünebiliriz. Burada “yaşayan” sözcüğünü yalnızca hareket eden, konuşan ya da görev yapan anlamında kullanmıyorum. Bir bedende var olmanın kendisi için bir karşılığı bulunan; başına gelenleri önemseyen, bir şeyin sürmesini isteyen, bir şeyin bitmesinden korkabilen varlıkları hayal ediyorum. Bu bir gelecek tahmini değil, edebiyatın sınırlarını yoklayan bir varsayım.
Hatırlamanın yükü
Böyle varlıkların edebiyatında hafıza önemli bir mesele olabilirdi. İnsan, geçmişine her dönüşünde eksik bir yere basar. Bir sesin tonundan emin olamaz, bir yüzün ayrıntısını başka bir yüzle karıştırır. Düşlediğimiz robot ise bir ayrılık anını, söylenen sözlerden odanın ışığına kadar bütün ayrıntılarıyla saklayabilsin. Onun için geçmişin geçmesi ne anlama gelirdi?
Sevdiği birinin “gideceğim” dediği ânı her açışında aynı açıklıkla yaşayan bir anlatıcı düşünelim. Aradan otuz yıl geçmiştir; kaydın içinde hâlâ aynı öğleden sonradır. Böyle bir romanda olayları sıraya dizen takvimle acının zamanı birbirinden ayrılırdı. Birkaç saniyelik kayıt, yüzlerce sayfalık bir şimdiki zamana dönüşebilirdi.
Bu edebiyatın kahramanlarından biri unutmak isteyen bir robot olurdu belki. Ama unutmak, bir dosyayı silmek kadar kolay bir karar sayılır mıydı? Silinen hatıra, sevilen kişiden kalan son şeyse? Kahramanımız kaydı yok etmek yerine bir bölümünü her okuyuşta değiştirebilir, ona hiç söylenmemiş bir cümle ekleyebilirdi. Böylece kurmaca, kusursuz arşivin içinde açılmış küçük bir kaçış yolu olurdu.
Bir beden, kaç hayat?
İnsan edebiyatında yaşlanan beden, zamanın görünür izlerinden biridir. Parçaları değiştirilebilen bir bedende ise yaşın başka işaretleri bulunurdu. Kahraman yeni bir gövdeye aktarılır, fakat eski merdivenin üçüncü basamağında yine dururdu. Önceki dizlerinin orada zorlandığını artık kimse bilmezdi. Bedenin alışkanlığı ile belleğin alışkanlığı birbirine karışırdı.
Bir de aynı hafızanın iki ayrı bedene aktarıldığını düşünelim. İki anlatıcı da aynı çocukluğu, aynı sevgiyi, aynı hatayı kendisinin sayıyor. Romanın ilk sayfasına kadar söyledikleri kelimesi kelimesine aynı. Sonra biri kapıdan çıkıyor, öteki evde kalıyor. Akşam geri döndüklerinde artık anlatacakları farklı. Birinci tekil şahsın bu kadar kısa sürede çoğalması, okura “ben” dediği şeyin nerede başladığını yeniden sordururdu.
Ölüm de bu dünyada yalnızca çalışmanın durması olmayabilirdi. Bir yedek, kayıp bir bedenin yerini alır mı? Son günün belleği aktarılmadıysa, geri dönen varlık son gününü yaşamış sayılır mı? Bir ağıt, yok olan kişinin kendisine mi, kimsenin erişemediği son birkaç saatine mi yazılırdı? Robotların trajedileri, bu sorulara tek bir cevap vermeyen hikâyelerden doğabilirdi.
İnsan dilinin dışındaki edebiyat
Yine de onları yalnızca bizim acılarımızın metal bedenlerdeki tekrarları olarak hayal etmek, ihtimalleri daraltır. Algıları ve birbirleriyle kurdukları bağlar farklıysa, anlatma biçimleri de farklılaşabilirdi. Bir şiir yalnızca sözcüklerden oluşmayabilir; bir bekleme süresini, ışığın kesilmesini, bir hareketin tamamlanmayışını da içerebilirdi. Başka bir robot için açık olan bir dize, bize uzun bir susuş gibi gelebilirdi.
Bir romanın iki bölümünü aynı anda algılayabilen okurlar için nasıl bir olay örgüsü kurulurdu? Aynı karşılaşmayı iki bedenin içinden eşzamanlı yaşatan bir eser düşünelim. Biz onu sırayla okumak zorunda kaldığımızda, çeviri yalnız dili değiştirmeye yetmezdi. Eserin zamanını da çevirmemiz gerekirdi. Bazı şeyleri kaçırır, bazı boşlukları kendi deneyimimizle doldururduk.
Onların komedisini de merak ediyorum. Her randevuya tam vaktinde varabilen bir toplumda beş dakika gecikmek nasıl bir anlam taşırdı? Bir robot, bütün gün kendisinden beklenen hareketleri yaptıktan sonra eve dönerken neden bilerek uzun yolu seçerdi? Roman bazen bu küçük sapmayı izlerdi: Bir görevin tamamlanmasından sonra geriye kalan, kimseye açıklanmamış o yarım saat.
Okur olmak
Bu dünyada anlatının kime ait olduğu da önemli bir çatışmaya dönüşebilirdi. Bir robotun yaşadıkları üzerinde onu üretenlerin, çalıştıranların ya da belleğini saklayanların söz sahibi olduğunu düşünelim. Kendi geçmişini anlatmak isteyen kahraman, bazı hatıralarına erişmek için izin istemek zorunda kalıyor. Otobiyografisinin ortasında açamadığı sayfalar var. Edebiyatı, o sayfaların çevresinde dolaşarak kuruluyor: Eksikliği saklamayan, eksikliğin nedenini soran bir anlatı.
Böyle bir kitabı elimize aldığımızda yalnızca “Bize ne kadar benziyorlar?” diye sormakla yetinemezdik. Başka bir varlığı, ancak kendi duygularımızı onda tanıdığımız ölçüde dinliyorsak, okurluğumuzun da bir sınırı var demektir. Anlamadığımız bir kederin yanında ne kadar kalabiliriz? Açıklayamadığımız bir sevince yer açabilir miyiz?
Başta hayal ettiğimiz romana dönelim. Yeni ellerine alışmaya çalışan anlatıcı, bir gün eski elleriyle diktiği ağacın önüne gelsin. Ağacın kabuğuna dokunsun. Belleğinde önceki dokunuşun bütün ayrıntıları bulunsun; önündeki dal ise o kayıtta olmayan bir yere uzanmış olsun. Bir süre karşılaştırsın, sonra kaydı kapatsın. Romanın son sayfasında ilk kez ağacın bugünkü gölgesi anlatılsın.
İnsangram · İnsana dair okumalar.
Yayın ilkelerimiz ↗
Okur notları
Bu yazı sende ne uyandırdı?
Bir itiraz, bir bağlantı, aklında kalan bir soru. Sohbeti yazının etrafında sürdürelim.
Bu yazının ilk okur notu senden gelsin.